Sabah ne kadar erken gelirsen o kadar iyi olur demişti telefondaki ses. Hem biraz uzun, hem de radarı bol bir rota, GİS Akademi’ye giden “Cendere Yolu” (Caddenin gerçek ismidir). Ancak 10.00’da orada olabildim. Vardığımda Murat Yazıcı ve servis ekibi beni bekliyordu.

 photo IMG_0963_zps8b37a258.jpg

Üç beş dakika sohbet ettikten sonra, süreceğim KTM Freeride’ı servis alanından çıkardılar. Sanırım benim gibi gelen her “turist”için sürüşten evvel bakımı yapılıyor. Murat hoca da kendi EXC 350’sini servis alanından çıkartıp benzin, zincir vs. hızlı bir rutin kontrol yapıp ateşledi. Motorlar ısınırken; günün uzun olduğunu, yorulunca haber etmemi, bir çok farklı rotaya gireceğimizi, bazen ormandan, çöle, çölden denize gireceğimizi ve çok şaşıracağımı söyledi. Kafamda biraz merak, biraz tırsmayla karışık, KTM Freeride 350’nin o etli fakat incecik selesine tüneyip, takıldım hocanın peşine.

 photo 5_201112181954001_zpsa4384475.jpg

GİS Akademi’den çıktıktan 1-2 km sonra hemen sağdan bir orman yoluna daldık. Vee hoop Murat Hoca, düz duvara tırmandı. Ben biraz inançsızca aynı tırmanışı yapmaya kalktığımda, yarı yolda yığıldım kaldım. Tabii hemen Murat hoca gelip motoru geri alıp, daha küçük bir engebeden geçti. Eh ilk bıraktığım intibah biraz tırt oldu galiba. Bu ilk girdiğimiz orman yolu, dar patikalardan 5 km kadar gidince, bizi meşhur su kemerlerinin yanına çıkardı. Biraz nefeslenip durum değerlendirmesi yaptık. Henüz aklım ve bünyem daha yeni yeni motora ve arazi sürüşüne adapte oluyordu. Tekrar motorları çalıştırıp daha da tepelere ve ormanın içlerine devam ettik. Sürdüğüm Freeride 350, sakin kullanıma uygun bir cihazdı. Beygiri nispeten düşük (26), hafif (yaklaşık 103kg). Gücün aktarımı, gaz tepkisi, ağırlık dağılımı falan tam benim gibi amatörlere uygundu. Ormanda sürerken rehberim Murat hoca çok yüksek tempo gitmiyor fakat tırım tırım denecek kadar da yavaşlamıyordu. 20 dakikalık orman sürüşü bittiğinde çıkış geniş bir ovaya açılıyordu, oradan yine dik bir tırmanışla bir takım köy evlerine geldik. Meğersem, Kemer köyünün üstlerindeymişiz. Köye girip bir-iki bir şeyler atıştırdık (yorgunluk, kan ter içinde, kan şekerinin bir anda erimesi, akılda yavaşlamalar, vs). Eski bir yarışçı olan Murat Yazıcı “şaşırmaya hazır ol, çok acayip tabiat var buralarda İstanbul’da olduğuna inanamayacaksın” dedi. “Hayırlısı” dedim içimden. Zaten asıl amacım kolu bacağı kırmadan sağ salim eve dönmek olduğundan hep sakin tempo ve itidalli gidiyordum. Ayrıca Murat hoca yarışçıydı. Şimdi kendimi göstereyim diye sidik yarışına kalkışmanın da bir anlamı yoktu (ki kazanamayacağım bir yarış olur bu da). Efendi efendi arazi sürüşü peşindeydim. Köyden çıkınca tekrar ağaçların arasına daldık. Murat Yazıcı artık biraz daha yüksek tempoda sürmeye başlamıştı. Ara ara gözden kayboluyordu. Yol ayrımlarında yavaşlayıp bekliyordu. Bazen sıklaşan sarmaşıkların arasında, bazen yeni kesilmiş kütüklerin arasında, ön tekerleği kaptırmadan gazlayarak gidiyorduk. Böyle 15-20 km sürünce bir kaç küçük gölete vardık. Çok sessiz sakin bir yerdi. Şehrin puslu, dumanlı havasından uzak, yarısı yıkık tahta bir köprü, bakımsızlıktan çoğunu ot bürümüş taşlık yaya yolları, bir zamanlar buraların bir yerleşim olduğuna alametti. Uzakta metruk bir kaç kulübe gözüküyordu. Soğuk ve tap taze Baharın ilk günleriyle, tertemiz havayı derin bir nefes çektim. “Ulen hakikaten İstanbul’da sığır gibi yaşıyoruz!” dedim kendi kendime.

 photo IMG_0950_zpsd5d2fa4c.jpg

 photo IMG_0951_zpsfdffafce.jpg

 photo 1d577798988733c74754757a379fedd3_zps828c8b86.jpg

Murat hoca, bu noktada, debriyajla “fanning” denilen tekniğin faydalarını, ayaklıklardaki farklı duruş pozisyonlarını, bileklerle motoru çok sıkmamam gerektiğini, fazla sıktığım için motorun altımda engebelerde rahat hareket edemediğini anlattı. Denemem için bir kaç ayakta sürüş şekli ve kaygan zeminde ön fren tekniği önerdi. Göllerin Doğu’sundan tekrar ağaçlık alanlara doğru yola koyulduk. Bu kez, bir takım dere yataklarına inip çıkıyorduk. En sık ormanın içinden birden bire bir kumluğa girdik. Çok tuhaftı. Sık ormanın ortasında, dev kum tepeleri. İnşaat kumu değildi, bayağı bildiğimiz incecik ve altın sarısı Kilyos kumu. Motorun ön ve arka lastiği batmasın diye iyice gaza yüklenerek ve arka lastiğin üzerine ağırlığımı vererek kum üstünde cihazın “yüzdüğünü” hissediyordum. Gidona verdiğim komutlarla motor geç yön değiştiriyordu, baya deniz motoru gibi gidiyordum. Düşmedim ama, aşırı konsantrasyon isteyen bir işti. Bir de teknik benim gibi zayıf olunca geniş görüş falan yalan oluyor hep. Bir motorun önüne, bir Murat hoca’nın EXC’ye baktığım için şaşkın bir halim vardı. Kum dağlarından sonra tekrar ormana girdik. Rehberin izini takip edemeyince bir sarmaşık yığınına gömüldüm. İte kaka motoru çıkardık, ardından tekrar kurumuş dere yatağına indik. Karşımıza tüm maviliğiyle Karadeniz çıktı. Rüzgardan coşkun dalgalar sahilde köpükler bırakıyordu. Ağaçlı plajına çıkmıştık.  Medeniyete doğru (uzaktaki otomobil ve evler) sürdük. Sahilden ayrılıp Ağaçlı köyüne girdik. Ağaçlı köyüyle, sahil arasında bir takım lojmanlar var. O kadar eski, tek düze, yanyana gri binayı bir anda karşımda görünce karışmış kafamda “Ulan Bulgaristan’a mı geldi bu ne?” sorusu belirdi. Köyün bakkalından su ve badem takviyesi yaptık. Ben biraz yorulduğumu söyledim. Murat Yazıcı da Göktürk’e gidelim o zaman dedi. Ağaçlı’dan otoyola bağlanıp Göktürk Starbaks’a vardık. Bir yığın taytlı, boyalı, zengin kocalı, jipli teyze ve abla, çamur içindeki kıyafetlerimizi süzerken, bir masa bulup oturduk. Su ve havuçlu kek tüketimi hayalimiz, binbir tane yüzsüz serçenin keklere dadanmasıyla geçti.

 photo IMG_0956_zpsbbee325e.jpg

Göktürk’ten ayrılıp Kuzey tarafından son kez ormana daldık. Bağlantı yolları bitince bayağı ağaçların arasında dev iniş ve çıkışlar yapmak lazımdı. Fiziksel olarak artık bataryalarımın son çeyreğindeydim. Gidon kontrolü ve yol bulmalarım artık tamamen şansa dansa gidiyordu.Yola odaklanamıyordum. Ağaç kökleri , kırık ağaç dalları, arasına girmemem gereken her bir şeyin üzerinden geçiyordum. Ön tekerlek bazen yerdeki dallarına arasında, tramvay rayına girmiş bisiklet lastiği gibi kalıyordu. Durumu kurtaracak manevra için mecalim kalmamıştı. Fizik kondisyon eksikliği en bariz şekilde kendini gösteriyordu.

Bir de bu arazide ön fren kullanma işini katiyyen kıvıramadım. Dik bir inişte Freeride’la beraber sağa doğru yığıldım. Toprak yiyen köylü çocukları gibi olmuştum. Murat hoca yanıma geldiğinde dedim ki “ben tükendim, kolumu kıpırdatacak mecalim kalmadı”. Bunun üzerine Murat Yazıcı hemen en kısa yoldan, GİS Akademi’nin yolunu tuttu. GİS’e vardığımızda, biraz kafayı toplayıp, bir-iki bardak su içip, durum değerlendirmesi yaptık (debriefing diyor ecnebiler). Daha çooook teknik eksiğim vardı. Bunları toparlamak ve biraz da fizik kondisyon yapmam gerektiği konusunda hem fikirdim. Murat hoca’ya teşekkür edip, tüm ekiple vedalaşıp ayrıldım.

 photo IMG_0961_zps36e73f95.jpg

Vıcık vıcık ter içindeki kıyefetlerimden oldukça kekrek bir aroma yükseliyordu. Balaklavam kaskın içinde araba yıkama süngeri gibi olmuştu. Tekrar giyilecek gibi değildi. Eve döndüm. Sıcak duşun ardından 3 saat uyumuşum. Ertesi gün (bugün) omuzlar, sırt tutuk, bacaklar sızlıyor (lapacılık). Demek ki neymiş, bu işi en az 2 haftada bir yapsak çakı gibi oluruz. Eğer siz de arazide rehber eşiliğinde keyifli bir gün düşünüyorsanız, motorunuz olsun olmasın aracağınız adres: Spor Moto veya 0216 349 16 40’dan Murat Yazıcı’yla görüşmek istediğinizi bildirin. Dağlarda gazlamanın tadını çıkarın.